Sabredenler ve şükredenler

 

Merhaba javasız sohbet. Bu günkü konumuz sabır ve şükür olacaktır.

“Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdu:

“İki haslet kendisinde olan kimseyi Allâhü Teâlâ şükreden ve sabreden (diye) yazar. Bu iki haslet kendisinde olmayan kimseyi de şükreden ve sabreden yazmaz:

Dînî hususlarda kendinden yukarıda olanlara bakıp onlara uyan ile dünya işlerinde kendisinden aşağıdakine bakıp da kendisini onun üzerine fazîletli kılan Allâhü Teâlâ’ya hamd eden bu kimseyi nimetlere şükreden ve belâlara sabredenlerden yazar.

Kim de dînî hususlarda kendisinden aşağıda olanlara bakar (ve kibirlenir), dünya işlerinde de kendisinden yukarıda olanlara bakar ve onda olanlar kendisinde olmadığı için üzülürse Allâhü Teâlâ o kimseyi şükreden ve sabredenlerden yazmaz.” (S. Tirmizi)

Belâya uğramış birini gören kimse ‘Elhamdü lillâhillezî âfânî mimmebtelâke bihî ve faddalenî alâ kesîrin mimmen haleka tefdîlâ’ derse ne olursa olsun ona, bu belâdan âfiyet verilir.” (Mânâsı: Seni mübtela kıldığı beladan bana âfiyet veren ve beni yarattıklarının birçoğundan fazîletli kılan Allah’a hamdolsun). (S. Tirmizî)

DİNİMİZ İSLÂM, NEBÎMİZ MUHAMMED ALEYHİSSELAM

Hazret-i Ömer (r.a.) bir gün Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) huzûruna geldi ve:

“Yâ Resûlallâh! Benî Kurayza’dan birine uğramıştım. Bana Tevrât’tan bazı kısımlar yazdı. Onları size arz edeyim mi?” dedi.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) gadablandı, mübârek yüzü değişti. Hz. Ömer (r.a.) hemen:

“Razînâ billâhi rabben ve bi’l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin resûlen” (Rabb olarak Allâh’a, dîn olarak İslâm’a, resûl olarak da Muhammed aleyhisselâma râzı olduk) dedi ve Resûlullâh Efendimiz memnûn oldu. Sonra şöyle buyurdular:

“Muhammed’in nefsini kudretinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, eğer şimdi aranızda Hazret-i Mûsâ bulunsa, sonra siz de ona tâbi olsanız, elbette sapmış olurdunuz. Zira sizler ümmetlerden benim nasîbim, ben de peygamberlerden sizin nasîbinizim.” (İtmâmü’n-Ni‘me, İmam Suyûtî)